Bir sofranın başında gün batıyor bu ülkede.
Tek öğünle günü geçirmeye çalışan aileler var.
Saatler ilerliyor, akşam oluyor; ama tencere hâlâ suskun.
Beslenme saatinde ortadan kaybolan çocuklar var;
çünkü çantaya koyacak bir şey yok,
çünkü yokluk bazen insanı görünmez kılıyor…
Evine ekmek götüremeyen anneler, babalar var.
Başını öne eğip kapıdan giren,
çocuğunun gözlerine bakamayan insanlar…
Bir zamanlar “fakir ama gururlu” denirdi,
şimdi gurur da borca yazılmış gibi…
Yoksulluk ağırlaştı; sessiz, derin ve utanç veren bir yüke dönüştü.
Eskiden fakir çocuğu okur,
“Okuyup hem hayatımı kurtaracağım
hem de vatana millete faydam olacak” derdi.
Bu söz umutla söylenirdi,
geleceğe bırakılan temiz bir niyet gibiydi.
Bugün o umut çatlak.
Çünkü okumanın bile masraf sayıldığı bir zamandayız.
Çünkü hayal kurmak, ihtiyaç değil lüks gibi görülüyor.
Bir yanda bunlar yaşanırken,
diğer yanda uyuşturucu, yozlaşma ve ahlaksızlıkla anılan
sözümona ünlüler, sözümona bilindik yüzler…
Lüks ve şatafat içinde bir hayat.
Bir gecelik harcama,
bir ailenin aylarca kuramadığı sofraya denk.
Ekranlardan gülümsüyorlar;
toplumun yarasına basar gibi.
Bu tablo insanın içini acıtıyor…
Çocukların açlığı konuşulmazken,
kim ne giymiş, kim nerede eğlenmiş….
Yoksulluğun sesi kısık,
şımarıklığın sesi ise her yeri dolduruyor.
Ve biz,
bu ülkenin gerçek sahipleri,
sessizce dayanmaya çalışıyoruz.
Ama bilinmeli;
aç kalan yalnızca mide olmuyor.
Umut aç kalınca,
gelecek de kararıyor.
Bu bir isyan değil,
ağır bir vicdan muhasebesi.
Çünkü bir ülkede çocuklar doymuyorsa,
kimse kendini tok saymasın…
Bilgiyle kalın…
