Yeni yılın ilk günlerinde açıklanan memur, emekli ve asgari ücret zamları bir kez daha vatandaşta derin bir hayal kırıklığı yarattı. Açıklanan oranlar, halkın gerçek enflasyonla her gün yüzleştiği çetin ekonomik koşulları görmezden geliyor. Ancak bu mesele yalnızca maaş zamlarından ibaret değil. Bu tabloda yandaşlara verilen imtiyazlar ve kamu kaynaklarının israfı da büyük bir rol oynuyor.
İmtiyazın gölgesinde emeğin mücadelesi
Bu ülkede artık adaletin terazisi yalnızca güçlüden yana çalışıyor. Kamu kaynakları, halkın alın terinden sağlanan bütçe, bir avuç imtiyazlıya sunulurken, memur ve emekli kemer sıkmaya devam ediyor. Yandaş vakıflara, özel kuruluşlara sağlanan destekler, çeşitli teşvik paketleriyle korunan zenginler, bu çarpık düzenin en açık göstergesi.
Bir emekli geçinmek için umutsuzca mücadele ederken, bir işçi ay sonunu getirebilmek için ek iş yaparken, siyasi çevrelere yakın olanların lüks içinde yaşaması ne kadar vicdana sığar? Memurun, emeklinin, işçinin maaşını “enflasyon oranında” artırmaya bahane bulanlar, lüks makam araçları, gereksiz harcamalar ve şatafatlı etkinlikler için bütçede nedense hep kaynak buluyor.
Kamuda israf: Yaraya tuz basan gerçek
Kamu harcamalarındaki israf artık toplumun her kesiminin görebileceği bir yara haline geldi. Yüzlerce lüks makam aracı, gereksiz toplantılar, şatafatlı açılış törenleri, yurtdışı gezileri ve şaibeli ihaleler… Bunlar halkın cebinden çıkan paralarla finanse ediliyor. Tasarruf denilince akla ilk memurun, işçinin maaşı geliyor ama kamu binalarındaki lüks ofis mobilyaları, uçuk harcamalar ve gereksiz projelere harcanan milyonlar hiç tartışılmıyor.
Bir yanda lüks içinde yaşayan bir azınlık, diğer yanda temel ihtiyaçlarını karşılayamayan milyonlarca vatandaş… Bu ülkede, kamu kaynaklarını israf ederek “itibar” gösterisi yapanların karşısında memura, işçiye, emekliye reva görülen bu hayat koşulları bir utançtır.
Yandaş ekonomisi: Halkı yoksullaştıran sistem
Kamunun kaynakları, hizmet etmek yerine siyasi yakınlığı olan şirketlere, vakıflara ve derneklere akıtılıyor.Bir tarafta alın terinin karşılığını alamayanlar, diğer tarafta “yandaş müteahhitler” ve onların ballı ihaleleri… Bu sistemde halkın vergileri, lüks içinde yaşayan bir kesimin konforuna harcanıyor. Bu ekonomik düzen, halkı daha da yoksullaştırırken, imtiyazlıların daha fazla zenginleşmesine zemin hazırlıyor.
Bir işçi, bir memur ya da bir emekli bu düzenin neresinde? Bu sorunun cevabı artık çok açık: Halk çalışıyor, üretiyor, vergisini ödüyor; ama emeğinin karşılığı bir türlü eline geçmiyor. Çünkü bu düzen emeği değil, rantı ödüllendiriyor.
Halkın hakkı lüks ve israfa feda edilmesin
Sorun sadece maaş zamlarının yetersizliği değil; asıl sorun, kaynakların adaletsiz dağılımı. Lüks araç filoları, gereksiz harcamalar, liyakatsiz atamalar ve yandaşlara sunulan ayrıcalıklar, halkın sırtındaki yükü daha da artırıyor. Bu israf düzenine son vermeden ne ekonomik düzelmeden ne de toplumsal adaletten söz edebiliriz.
Sonuç olarak;
Bir ülkede emeklinin huzurlu yaşaması, işçinin onurlu bir hayat sürmesi ve memurun geleceğinden emin olması, o ülkenin kalkınmasının temel taşıdır. Ancak bugün, yandaşlara verilen imtiyazlar ve kamu israfı, toplumun adalet duygusunu zedeliyor. Eğer bu düzen değişmezse, zamlar ne kadar artırılırsa artırılsın, gerçek anlamda refah sağlanamayacak ve toplumsal barış bir hayalden öteye geçemeyecektir.
İmtiyazlılara verilen lüks ve refahın bedelini memur, emekli ve işçi ödememeli. İsrafın önüne geçilmeli, adalet her vatandaşın sofrasına yansıtılmalı. Çünkü adalet, ancak herkese eşit yaklaşıldığında gerçek anlamını bulur.
Bilgiyle kalın…
