Her sabah yeni bir güne uyanıyoruz ama bu sabahlar hep aynı sabahlar mı? Yoksa içimizdeki karanlık biraz daha mı koyulaşıyor? Sokakta yürüyen insanların yüzlerine dikkatlice bakın, düne göre daha mı umutsuzlar? Çocukların kahkahaları, pazar yerindeki pazarlıklar, çayın o demlenmiş kokusu… Hepsi aynı gibi ama aslında hiçbir şey eskisi gibi değil. Çünkü bu ülke, her geçen gün biraz daha ağır bir yükü omuzluyor.

Adaletin Terazisi Eğildi mi?

Türkiye’de adalet, sokaktaki bir simitçi kadar ulaşılabilir olmalıydı. Ama artık adalet, sadece bazı kapılardan içeri girenlerin önüne serilen bir sofraya dönüştü. Bir yanda haksız yere yıllarca cezaevinde kalanlar, diğer yanda elini kolunu sallayarak dolaşanlar… Hukukun üstünlüğü mü dediniz? O artık bir nostalji.

Yargı bağımsızlığının giderek tartışmalı hale gelmesi, vatandaşın mahkemelere olan güvenini sarsıyor. Haklı olan değil, güçlü olan kazanıyorsa, sıradan insanın kendini güvende hissetmesi mümkün mü? Adaletin terazisi eğildiğinde, sadece bir kesim değil, tüm toplum kaybeder.

Cüzdanımızdaki Yangın

Türk Lirası her gün biraz daha değer kaybederken, insanlarımızın alın teri de adeta buhar olup uçuyor. Çarşıya, pazara çıkan herkes aynı cümleyi kuruyor: “Fiyatlar uçmuş!” Ama asıl uçan, insanların umudu…

Enflasyon rakamları ne olursa olsun, asıl gerçek mutfaktaki tencerede saklı. Eskiden sofraların bereketi vardı, şimdi gram gram hesap yapılıyor. Geçim sıkıntısı sadece dar gelirlilerin değil, artık orta sınıfın da derdi oldu. Asgari ücretin her zam artışında sevinç yerine endişe doğuyorsa, orada büyük bir sorun var demektir.

Çalışanlar emeğinin karşılığını alabiliyor mu? İşsizlik, geçim sıkıntısı ve hayat pahalılığı, gençlerin ülkeden kaçış hayallerini besliyor. Bir ülkenin en büyük kaybı, geleceğini taşıyacak gençlerini kaybetmesidir.

Birlik mi, Ayrışma mı?

Bir zamanlar, aynı sofrada oturanların farklı siyasi görüşleri olsa da ortak bir türküsü vardı. Şimdi ise ayrışmalar derinleşti. Ötekileştirme, kutuplaştırma, karşıt kamplara bölünme…

İnsanlar sosyal medyada birbirini düşman ilan ediyor, sokakta selam vermekten çekiniyor. Oysa biz farklılıklarımızla güzeldik. Mahallede herkes birbirinin çocuğuna göz kulak olurdu. Şimdi kapılar daha sıkı kilitleniyor, sokaklar yabancılaşıyor.

Peki, bu kavgadan kim kazançlı çıkıyor? Emin olun, ne esnaf, ne işçi, ne memur, ne öğrenci, ne de emekli… Kaybeden, ortak yaşama kültürümüz.

Facialar ve Unutulmaz Acılar

Depremler, seller, yangınlar… Türkiye doğal afetlere yabancı değil ama en büyük felaket, ders almamak!

2023’te yaşanan büyük depremlerden sonra, hala tam anlamıyla bir yapı denetimi sağlanabilmiş değil. Göz göre göre gelen facialara karşı reflekslerimiz zayıfladı. Bir felaket olduğunda günlerce konuşuyoruz ama sonra unutuveriyoruz. Oysa unuttuğumuz her şey, gelecekte daha büyük bir bedel olarak karşımıza çıkıyor.

Ve en son Bolu’da, Grand Kartal Otel’de çıkan yangın… O alevlerin arasında 9 yaşındaki Alya ve annesi Sezen Altın’ın ve onlarca insanımızın can verdiğini unutacak mıyız? Bir otel, turizmin cazibesiyle övünürken, yangın güvenliği neden göz ardı edildi? Hangi ihmaller, hangi eksiklikler bir annenin ve kızının hayallerini yarım bıraktı?

Bolu’da yükselen alevler sadece bir oteli değil, içimizi de yaktı. Alya’nın son sözleri aklımızdan çıkacak mı? “Çok şanslıyız, çünkü Grand Kartal’da yer bulduk.” Ama o şans, güvenlik tedbirleri alınmamış bir binada, ölümle sonuçlanan bir tatile dönüştü.

Faciaların ardından hep aynı cümleler duyuluyor: “Soruşturma başlatıldı.” Ama biz biliyoruz ki, birçok soruşturma zamanla unutuluyor. Unutulmayacak! Alya’nın sesi, annesinin çığlığı, her ihmali yüzümüze çarpacak.

Umudu Nerede Aramalıyız?

Umutsuzluk, zehirli bir sarmaşık gibi dört bir yanımızı sarmış olabilir. Ama yine de unutmayalım ki, bu ülke zor zamanlardan hep birlikte çıkmasını bildi. Anadolu’nun her köşesinde hâlâ bir iyilik tohumu filizleniyor.

Her şeye rağmen, hâlâ komşusunun kapısını çalan insanlar var. Hâlâ bir çocuğun gözlerindeki ışık, bir yaşlının duasındaki içtenlik bize insan olduğumuzu hatırlatıyor. Ve belki de en önemlisi, hâlâ değiştirebileceğimiz çok şey var.

Çünkü Türkiye, bir kader mahkûmu değil. Bu ülke, inancı, emeği ve cesaretiyle her zorluğu aşabilecek kadar güçlü. Yeter ki, hep birlikte daha adil, daha yaşanabilir bir gelecek için el ele vermeyi bilelim.

Unutmayın, gelecek mücadele edenlerin olacaktır. Ve biz unutmuyoruz!

Bilgiyle kalın..