Bir ülkenin çöküşü sadece ekonomisinin bozulmasıyla başlamaz. Ahlak sarsıldığında, hukuk yok sayıldığında, adalet yalnızca güçlülerin lehine çalıştığında, toplumun temel direkleri yıkılmış demektir. İşte tam da bunu yaşıyoruz. Her gün yeni bir yolsuzluk, bir hukuksuzluk, bir vicdansızlık haberiyle uyanıyoruz. Bir sabah açlık, diğer sabah adaletsizlik, ertesi gün ahlaki çürüme… Türkiye, karanlığa sürüklenirken kimse dur demiyor.
Ekonomi yangın yerine dönmüşken, bu yangının içinde en çok yanan yine dar gelirli insanlar. Açlık sınırının altına düşen milyonlar, faturalarını ödeyemeyen emekliler, asgari ücretle yaşamaya mahkûm edilen işçiler, umutları tüketilmiş gençler… Bir dilim ekmeği bölüşerek ayakta kalmaya çalışan aileler için artık geleceğe dair hiçbir güvence yok. Market raflarındaki fiyatlar, sadece cebimizi değil, onurumuzu da eziyor. İnsanlar sadece karınlarını doyurmak için değil, hayatta kalmak için mücadele veriyor.
Ancak bu felaketin en korkunç yanı, yaşanan çöküşe toplumun büyük bir kısmının alışmış olması. Eskiden bir yerde bir adaletsizlik olduğunda, vicdanlar harekete geçerdi. Şimdi ise olan bitene karşı sessiz kalan, durumu kabullenen, kendisine dokunmadıkça sesini çıkarmayan bir kitle var. İşte en büyük felaket bu! Hukuksuzluğa alışan, haksızlık karşısında boyun eğen bir toplum, artık özgürlüğünü ve onurunu kaybetmiş demektir.
Hukuk artık sadece kâğıt üstünde var. Mahkemeler güçlülerin çıkarına göre karar veriyor, adalet terazisi sadece belirli kesimlerin lehine çalışıyor. Eleştirenler susturuluyor, gerçekleri yazanlar tehdit ediliyor, hak arayanlar ya işsiz bırakılıyor ya da toplumdan dışlanıyor. Adaletin olmadığı bir ülkede insanların birbirine güveni kalır mı? Kalmaz. Çünkü hukuk bittiğinde, toplumda herkes kendi adaletini sağlamaya kalkar ve kaos başlar.
Ve ahlak… En büyük yıkım burada yaşanıyor. Eskiden toplumun temel taşları olan değerler şimdi yerle bir edildi. Rüşvetin, torpilin, sahtekârlığın bir meziyet gibi gösterildiği bir düzende ahlaktan nasıl söz edebiliriz? İyi insan olmanın değil, kurnaz olmanın övüldüğü, vicdanın değil, menfaatin yön verdiği bir toplumda geleceğe nasıl umutla bakabiliriz?
Ama asıl soru şu: Biz ne zaman bu hale geldik? Ne zaman açlığa, haksızlığa, ahlaki çöküşe, hukuksuzluğa alıştık? Ne zaman gözlerimizi kaçırmaya, olan bitene ses çıkarmamaya başladık? İşte çöküş burada başlıyor. Vicdanın sustuğu yerde, adaletin sustuğu yerde, toplum çürür.
Bu gidişatı durdurmazsak, bir sabah uyandığımızda elimizde ne onurumuz, ne adaletimiz, ne de umutlarımız kalacak. Ama hala bir şansımız var. Susmamak, boyun eğmemek, korkmamak… Hak için, hukuk için, ahlak için, adalet için mücadele etmek zorundayız. Çünkü bir milletin en büyük gücü tankları, tüfekleri değil; vicdanı, ahlakı ve adaletidir. Eğer bunları kaybedersek, geriye hiçbir şeyimiz kalmaz.
Şimdi karar zamanı: Ya susacağız ve bu karanlığın içinde kaybolacağız, ya da sesimizi yükseltip, hak olanı, doğru olanı savunacağız. Seçim bizim!
Bilgiyle kalın…
